10 Mayıs 2010 Pazartesi

İkimiz...

Yazıldığında,
Biter bu masal.

I.A.

Sen...

Nasıl bir yanılgıydı gerçekten,
Bile bile kuyusuna düştüğümüz?
Oysa bütün dinler kabul eder ki
Masumdur Yusuf.
Peki ya diğerleri?

I.A.

29 Nisan 2010 Perşembe

Ben...

Ve ben günler gibi uzun uzun yazmak isterdim sana,
Zamanın gün geçtikçe kısaldığına aldırmayarak.

I.A.

25 Mart 2010 Perşembe

Roman/tik/ - Bölüm 2

Kim olacağıma karar veremediğimden olsa gerek -zira kafamda yarattığım tek bir karakter yoktu ve herhangi birini seçip o olmak çok zordu- başka biri olduğum düşüncesinden sıyrılıp bir anda kendim oldum. (Bu kadar kolaydı, evet…) A kentinden kalkan otobüs bu arada, orada olduğunu tam üç sene sonra fark ettiğim ve göl diye çağırılmaktan hoşlanan tuz birikintisini çoktan geride bırakmış ve varış istikametimiz olan diğer A kentine yaklaşık üç saat uzaklıkta bulunan bir diğer A kentinde duraklamıştı. Bütün bu A kentlerinin aynı doğru ya da doğrultu üzerinde bulunuyor olması şimdiye kadar ÖSYM tarafından sorulmuş ve henüz sorulmamış; ama sorulacağına kesin gözle bakılan hız ve yol problemleriyle dalga geçiyordu.
Sözkonusu A kentinin sadece bir mola noktası olduğunu sanmayın. Bu kent aslında anlatacağımız hikayenin kahramanlarının hayatlarında önemli bir rol oynuyor olabilir. Şu ana dek oynamadıysa da kahinler tarafından üç vakte kadar oynayacağı öngörülmektedir. Bu üç vakit, belki üç asra bile tekabül edebilir. Maya takvimleri ve Nostradamus ise bu kehaneti onaylamazlar. Çünkü Mayalar hakkında kesin kehanetler yoktur. Nostradamus da bütün Nietzcheler gibi septiktir ve septikler, kuyusuna bile düşseler aşkı reddederler. Hikayenin septik kahramanı bir alfabenin hep gözden kaçırılan bir harfiyle başlayan bir kentinde bahsi geçen A kentlerinden birinden bir aşka inanmayana gönül düşürür. Belki de bu roman aslında o andan başlamalıdır.
“Bir romanın kaç başlangıcı olur?” diye içinizden söylendiğinizi duyuyorum da neden olmasın, neden bir roman bir, iki, üç, dört, beş (ve sonsuza gider…) noktadan başlamasın? Merak etmeyin üç ayrı öykü ya da üç ayrı karakterden bahsetmiyoruz, sıradan postmodern romanların son derece normal yazarları gibi duvara toslatmak değil sizi niyetim. Bütün bir hikayeler bana ait ve nereden başlayacağımı bilmiyorum, evet… Bu yüzden bir çok yerden başlıyorum anlatmaya. Hangisinin gerçek başlangıç olduğuna da siz karar verin. Bir alıntıyla açıklamak da gerekirse (bakın klasik yazarlar gibi davranacağım tam da bu noktada): “Zira bütün bu anlattıklarımı gözümle gördüm. Kim bilir, belki de onları görürken yanılmış olabilirim; fakat aldatmıyorum.”

22 Mart 2010 Pazartesi

Deniz İçin ya da Modern Bir Cehennem Monologu

"Nasıl büyüdüğümüzü bile anlayamadan çarçabuk geçiyor hayat." yazmış Deniz. Bence anlıyoruz, yol yol izler bırakıyor, beyazlamış saçlar kalıyor ardında... Karakalem çizdiklerimizi Milan marka silgiyle blurlaştırıyor, unutmuş numarası yapıyor, yeni ve temiz bir sayfaymışçasına yeniden eskizler çizmeye başlıyoruz, sonra karışıyor çizgiler. Geride bırakılmış bir sürü karalama... Birileri adına "hayat" demiş diye inanıyoruz biz de. Oysa ne demişti Sartre: "Başkaları cehennemdir.".
Zamanında yaratılmış cehennemlerin kalıntıları üzerine yeni yeni cehennemler inşa ediyoruz ve başkalarının cehennemlerine komşu oluyoruz. Ne olduğunu anlamadan çok bilinmeyenli okullara gidip yine o başkalarının gerekli gördüğü şeyleri ezber edip bir baltaya sap oluyoruz ya da durun yahu, biz öyle sanıyoruz. Bizim bir şey olduğumuz yok, olduruluyoruz, baktılar ki olmuyor öldürülüyoruz.
Aşık oluyoruz, bir nevi modern cehennem ortaklığı... Kandırıyor, kandırılıyoruz. İki kanmış, kişisel cehennemimize ikimizin de en iyi (sandığımız) parçalarını alacağını umduğumuz yeni cehennemlikler katıyoruz. Tabii onların fikrini almıyoruz, zira yaşadığımız cehennemi başkaları da yaşasın, benciliz; vurguluyorum, sencil ya da oncul değil; bizcil, sizcil hiç değil. Hatta Türkçede ve Nostratik Teori'nin akraba gördüğü veya görmediği hiçbir dil ailesinde böyle kelimeler de yoktur, olamaz, birkaç harfle de olsa kalıbımı basarım. Nostradamus da bunları hiçbir kehanetinde söylememiştir.
Velhasıl lafı uzatmayalım. Karakalem blur çizgiler, yol yol beyaz saçlar, komşu ve kişisel cehennemler, kandırmış, kandırılmış ve kanmışlar, hepimiz bir gün ölüyoruz. Nereye mi gideceğiz? Aslında şimdi durduğumuz yerden çok da farklı bir yere değil. Bildiniz mi?
Evet.
Cehenneme...
(Ve ölünce denize atmayı unutmayın...)

18 Mart 2010 Perşembe

Roman/tik/ - Bölüm 1

Tekerleğin icadıyla uzaktan yakından bir ilgim olmasa da sık sık tekerlekleri düşünürüm. O gün de bir A kentinden B kentine yol alan araçlardan bahsetmeyi alışkanlık haline getirmiş hız problemlerinin aksine bir A kentinden diğer bir A kentine yol alan bir otobüsteydim. Rutin otobüs yolculuklarından biri olduğunu sanıyordum elbette bunun da. Her zamanki gibi kafamda durmadan dönen düşünceleri susturup normal hava ve yol şartlarında yedi saat süreceği söylenen yolculuğun hiç değilse bir kısmında uyumaya çalışıyordum.

Yine uyuyamadım haliyle ve şimdi bütün yazılanlar geri alınmalıydı. Yok, kaza ve kaderden bahsedecek değilim burada ama anladım ki başlamak istediğim yer burası da değil. Biliyorum, yazar kaprisi olarak algılayacak ve bu kitabı elinden bırakmaya meyil edeceksin okuyucu… Oysa ki ben bir yazar değilim. Öyleyse nedir bu sayfalar dolusu diyeceksin, anlatacağım, bekle...


O gün ben de anlamamıştım. Her zamanki kırgınlıklarımdan biri sandım onu da, bir kapıdan içeri girdim ve nefesimi tuttum, onu gördüm; onu gördüm, nefesimi tuttum. Hangisi önce, hangisi sonra oldu bilmiyorum; ben sadece her ikisini de yaşadığımı biliyorum. Paramparça oldum, hiç sebebi yokken.

Bazen o otobüste giderken bir anda aslında başka biri olduğumu ve bunların hepsini uydurduğumu düşünüyorum ya da kim olduğumu hatırlamıyorum. Sebebi sürekli içinde bulunduğum o teknik kaygı belki de: kurgulama tutkusu. Buna kendimi kaptırıp o koltukta hayatıma bakıp kurgudaki aksaklıkları bir bir seçiyor ve düzeltiyorum; kendimce... Psikiyatride bu duruma verilen bir çok isim olabilir; ama kayıtlı vakaların hiçbirine uymadığımı bilecek kadar hakimim, kurguya.


Bir romana böyle de başlanmaz ki… “Bana ne?” deyip geçtiğinizi, sinirle sayfaları hızla çevirip başka bir insanın acısından kaçmaya çalıştığınızı görür gibiyim; kendi acılarınız o kadar çok ki bir başkasınınkini de yüklenmek zor gelecek size. Kaçıyorsunuz… Peki…